Foruma Yazar ve Moderatörler Alınacaktır lütfen forum üzerinden veya tuncay_tt@hotmail.com adresine mail atınız !!!

Küba Bunalımı (1962)

ForumYokYok/Küba Bunalımı (1962) => U-2 buhranı ile Küba Füzeleri buhranı arasında bir bakıma büyük benzerlik vardır. Nasıl Amerika, U-2 casus uçaklarını Sovyetlerin haberi olmadan

Gönderen Konu: Küba Bunalımı (1962)  (Okunma sayısı 1823 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı YaSKo 93

  • Genel Yetkili
  • Kaymakam
  • *****
  • İleti: 1064
  • Rep: 44
  • Cinsiyet: Bay
  • Çergesinde musandıra ne arar.
    • Profili Görüntüle
Küba Bunalımı (1962)
« : Nisan 07, 2011, 07:56:30 ÖS »
U-2 buhranı ile Küba Füzeleri buhranı arasında bir bakıma büyük benzerlik vardır. Nasıl Amerika, U-2 casus uçaklarını Sovyetlerin haberi olmadan Sovyet toprakları üzerinde uçurmuş ise, Sovyetler de, Amerika'nın haberi olmadan, Florida kıyılarından ancak 90 mil mesafedeki, yani Amerika'nın burnunun dibindeki, Küba'ya Amerikaya yönelik füzeler yerleştirmiştir. Birincisinde gürültüyü koparan Kruşçev iken, ikincisinde Başkan Kennedy olmuştur.
 
  Küba buhranının iki mühim vasfı vardır. Birincisi, fevkalade "korkutucu" olmasıdır. Zira, nükleer silahlar çıktığındanberi ilk defa insanlık bir nükleer savaşın eşiğine gelmiştir. Buhranın doğurduğu gerginlik içinde, Amerika ile Sovyetlerden birinin düğmeye basarak nükleer silahları ateşlemesi ancak bir an meselesi haline gelmiştir. Bu da dünyanın ne kadar ince bir denge üzerinde durduğunu göstermiştir.
 
  İkincisi, bu buhran "öğretici" olmuştur. Bir nükleer savaşın eşiğine kadar gelinmiş olması ve dünyanın dayandığı ince dengenin ne kadar kolaylıkla kopabileceğinin görülmüş olması, iki "süper devlet" arasındaki sertlik münasebetlerinin tehlikesini ortaya koymuş ve bu münasebetlerde bir yumuşamanın ne kadar gerekli olduğunu göstermiştir. Bu sebeple, bu krizden sonra Doğu ve Batı blokları arasında bir yumuşama sağlama istikametinde yavaş yavaş bir takım adımlar atılmaya başlanmıştır.
 
  Küba buhranının kaynağını Küba ile Amerika arasında 1959'dan itibaren gelişen bir gerginlik teşkil eder.
 
   Küba, bir İspanyol sömürgesi iken, hemen yanı başında bir Avrupa devletinin bulunmasından hoşlanmayan Amerika'nın 1898 yılında İspanya ile savaş yapıp bu devleti yenmesi neticesinde bağımsız olmuştur. Diğer Latin Amerika ülkelerinde de olduğu gibi, bu tarihten sonra Küba da Amerika'nın kontrolu altına girmiştir. Bir halde ki, bağımsız olduğu halde Küba'yı bilfiil idare eden Amerika olmuştur. Doğrusu ekonomik sebeplerle bu durum Küba'nın da işine gelmiştir. Çünkü Küba ekonomisi tarıma dayanmaktaydı ve başlıca ihraç ürünü de şeker ve tütün idi ki, bunların tümünü Amerika ithal ediyordu. Gerek bu siyasi kontrol ve gerek bu ekonomik bağımlılık dolayısiyle, Amerikalılar da Küba'da ve bilhassa şeker kamışı tarımına bir hayli yatırım yapmışlardı.
 
Yine diğer Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, Küba'da da demokrasi gelişmemiş ve ülke daima diktatörlerin idaresinde olmuştur. Bu diktatörler ise, iktidarlarını sürdürebilmek için daima Amerikaya dayanmışlardır. Kendilerine bağlı kaldıkça, Amerika da bu diktatörleri daima desteklemiştir. Bu durumun bir diğer gerçeği ise, bu diktatörlüklerin de halkı sömürdükleridir. Bundan dolayı, 20'inci yüzyılın ortasına gelindiğinde bile, bir küçük zengin grubunun dışında, Küba halkı büyük çoğunluğu ile fakirliğe adeta mahkum bulunuyordu. Dolayısiyle, Küba halkının, gerek bu diktatörlere, gerek Amerikaya karşı tepkileri eksik olmamış ve zaman zaman ayaklanmalar patlak vermiştir. Mesela, Jose Miguel Gomez'in 1906-1909 arasında "Yankee Emperyalizmi" dediği Amerikan kontroluna karşı ayaklanması bu tepkilerin ilk örneği olmuştur. Yine 1930'ların başında yine Amerikaya karşı bazı kanlı ayaklanmalar olmuş ve bilhassa Başkan Roosevelt, Küba ile münasebetlerine daha yumuşak ve yeni bir şekil vererek, bilhassa Küba'nın ekonomik problemlerine çözüm getirmeye çalışmıştır. Fakat Fidel Castro ayaklanması, gerek Küba'da gerek Küba ile Amerika arasındaki münasebetlerde ve hatta genel olarak Latin Amerika'nın havasında pek çok şeyi değiştirecektir.
 
  1954 de Guatemala'da meydana gelen olaylar, hem Fidel Castro ile arkadaşlarına bazı şeyler öğretmiş ve hem de Amerikayı Latin Amerikada ilk defa bir komünizm tehlikesi ile karşı karşıya getirmiştir.
 
  1954 başında Guatemala'da Albay Arbenz'in ülkenin ekonomik durumunu düzeltmek için toprak reformu yapmak istemesi, bunun için ilk önce yabancıların topraklarını kamulaştırması ve toprak reformunun icrasını da komünist eğilimli bazı yakın arkadaşlarına vermesi, Amerikayı harekete geçirmiştir. Bu ise, Amerika ile Arbenz rejimi arasında aylarca sürecek bir mücadeleyi başlatmıştır. Arbenz bir komünist olmadığı halde, Sovyetler, Amerika ile Arbenz'in arası gerginleştikçe Arbenz'in yanında yer aldıkları gibi. Guatemala'ya gizlice silah da sevketmeye başlamışlardır. Lakin Amerika, Guatemala ordusunu Arbenz'e karşı harekete geçirmeye muvaffak olmuş ve Ordu'nun hareketi ve baskısı neticesinde Arbenz 1954 Haziranında iktidardan ayrılmak zorunda kalmıştır.
 
  Guatemala hadiseleri, Fidel Castro ile arkadaşlarına iki şeyi öğretmiştir: Birincisi, Latin Amerika'daki reform hareketlerinin orduya dayanarak yapılamıyacağı ve ikincisi de, komünistlere de güvenilemiyeceği. Esasında, Castro ve arkadaşları, Küba'da öteden beri diktatörlüğünü sürdüren Fulgencio Batista rejimini yıkmaya karar verdikleri zaman, Marksizm ve komünizmle hiç bir bağlantıları yoktu.
 
  Fidel Castro'nun Batista diktatörlüğünü yıkmak için başlattığı harekete 26 Temmuz Hareketi denir ve Castro daha 1953 yılında bir garnizona düzenlediği saldırı ile işe başlamak istemiş ise de, başaramamış ve bir çok arkadaşı ölmüştür. Kendisi ise yakalanmış ve idam edilecekken, Batista'nın affına uğrayarak hapse mahkum olmuştur. Bir süre sonra hapisten çıkarılmış ve Meksika'ya sürülmüştür. Batista'yı devirme planlarını ve Küba için düşündüğü siyasi sistemi de bu dönemde kafasında geliştirmeye çalışmıştır.
  Nihayet 1956 yılında bir kısım kuvvetlerle Küba'ya çıkarak harekete yeniden başlamıştır. Bu hareketin iki karakteristiği vardır. Biri önce köyden başlayıp, hareketin köyden şehire doğru gelişmesi, yani esas itibariyle köylüye dayanma, ikincisi de şehir terörizmi yerine, doğrudan doğruya silahlı mücadeleye girişmesidir.
 
  Mücadele uzun sürmüştür ve hareketin komünizmle bir alakası olmamıştır. O kadar ki Küba komünistleri (Partido Socialist Popular), Castro'nun teşebbüsünü Marksizm-Lenininzm'in taktik ve stratejisine aykırı gördükleri için, bir süre Castro'yu desteklememişler ve onu tenkit de etmişlerdir. Onlara göre mücadele kırsal alandan ve köylüden değil, şehirden ve işçiden başlamalıydı. Küba komünistlerinin bu görüşünü Sovyetler de paylaşmışlardır. Bu sebeple, Küba komünistleri Castro'yu ancak 1958 Şubatından itibaren, o da kısmen olmak üzere desteklemişlerdir.
 
  Castro dağlarda ve kırsal alanda yürüttüğü mücadeleyi başarıya ulaştırarak 8 Ocak 1959 da gerillarının başında başkent Havana'ya girdi. Bu başarıda, halkın Batista diktatörlüğünden yılmış olmasının büyük rolü olmuştur. Hele Castro'nun hareketi genişledikçe, Batista'nın halka yaptığı zulüm de artmıştır.
  Fidel Castro 16 Şubat 1959 da ilk hükümetini kurdu ve kendisi de Başbakan oldu. Fakat Küba komünistlerinden kimseyi kabineye almadı. O kadar ki, Sovyet Rusya, Castro Havana'ya girdikten iki gün sonra, 10 Ocakta, Castro rejimini resmen tanıdığı halde, Castro Sovyetleri tanıma yoluna gitmedi. "Ben Komünist değilim" diyordu. Fakat komünistlerin, yani Sosyalist Halk Partisi'nin (Partido Socialista Popular) faaliyetini de serbest bırakmıştı. Castro sağ ile sol arasında bir yer almaya çalışıyordu.
 
  Castro 1959 Nisanında, Vaşington'daki Milli Basın Kulübü'nün davetlisi olarak Amerikaya geldi. 20 Nisanda bu Kulüp'te yaptığı konuşmada "Biz her türlü diktatörlüğe karşıyız... Komünizme karşı olmamız da bundandır" dedi. New York'taki bir konuşmasında da şöyle diyordu: "Ne hürriyetsiz ekmek ve ne de ekmeksiz hürriyet. Ne kişi diktatörlüğü, ne de sınıf diktatörlüğü. Terörsüz ve ekmekli hürriyet. İşte bu hümanizm'dir".
  Bununla beraber Amerika'nın daha ilk günden itibaren Castro ya güvenmediği ve müsbet bir yaklaşım içinde olmadığı görülüyor. Castro'nun komünistlerin faaliyetini serbest bırakması, Castro hakkındaki şüpheleri arttırdığı gibi, Amerika, Castro'dan örnek alarak diğer Latin Amerika ülkelerinde de ayaklanmaların çıkmasından ve istikrarın bozulmasından endişe ediyordu. Nitekim, Castro'nun zaferinden kısa bir süre sonra Dominik Cumhuriyeti'nde de komünistler harekete geçti.
 
  Küba'da halkın çok büyük kısmı fakir olduğu için, Batista'nın devrilmesinden sonra Castro'dan bir takım beklentileri vardı. Castro bu beklentilere bir cevap olmak üzere 17 Mayıs 1959 da Tarım Reformu Kanunu'nu çıkardı. Tabii bu kanun büyük toprakların kamulaştırılmasını öngörmekteydi ve dolayısiyle Amerikan vatandaşlarının sahip olduğu büyük şeker kamışı plantasyonları da kamulaştırıldı. Bu kamulaştırma hadisesi ve kamulaştırma bedellerinin ödenmesinde Castro'nun ağırdan alması, Amerika'nın Castro hakkındaki şüphelerini kuvvetlendirdiği gibi, Castro ile Amerika arasındaki münasebetlerin giderek bozulmasına sebep oldu.
 
  Diğer taraftan, Castro'nun bazı arkadaşları bu tarım reformu kanununa karşı çıktılar. Bunun üzerine Castro bütün mutedil unsurları kabineden çıkardı ve bunların yerine sol unsurları getirdiği gibi, bir yandan da Sosyalist Halk Partisiyle yakın münasebetler kurmaya başladı. Bu ise, Castro'nun komünizme kayması idi. Bu gelişmeden Sovyetler çok memnun olurken, Amerika'nın da Castro'ya karşı tutumu iyice sertleşmeye başladı.
 
  Bu durum karşısında nihayet Sovyetlerin beklediği an gelmiş oluyordu ve fırsatı kaçırmayıp harekete geçmeye karar verdiler. Sovyetler Birliği Başbakanı Birinci Yardımcısı Anastas Mikoyan 4-14 Şubat 1960 tarihleri arasında Küba'ya on günlük bir ziyaret yaptı. Bu ziyaret sırasında Küba basını, milletlerarası dengenin artık çok değiştiğinden söz edip Sovyetler Birliğini ve Çin'i göklere çıkardı. Yine bu ziyaret sırasında, Küba ile Sovyetler Birliği arasında bir anlaşma da imzalandı. Bu anlaşma ile Küba ile Sovyetler Birliği arasında diplomatik münasebetler kuruluyordu. Ayrıca, Suvyetler Küba'dan 1960-1964 yıllarında 4.5 milyon ton şeker alacaklar ve Küba'nın Sovyet Rusya'dan makina ve teçhizat alması için % 2.5 faizli 100 milyon dolar kredi açacaklardı. Küba'nın şeker için yeni bir pazar bulması şekerin esas alıcısı olan Amerika'nın Küba üzerindeki baskısını da hafifletmiş olacaktı. Yani Küba, kendisini şeker dolayısıyla Amerika’ya olan bağımlılıktan kurtarmaya başlıyordu. Buna karşılık bir Havana-Moskova köprüsü kuruluyordu.
 
  1960 yılı içinde Moskova-Havana köprüsü her gün biraz daha güçlendi. 1960 yılının Kasım ve Aralık aylarında, Binbaşı Ernesio Che Guevara başkanlığında bir Küba heyeti Moskova'yı ziyaret ederek, yeni bir takım ekonomik ve ticari anlaşmalar imzalandı. Yayınlanan bildireye göre, eğer Amerika Küba'dan yaptığı şeker ithalatını tamamen kesecek olursa Sovyet Rusya 2.700.000 ton daha şeker alacaktı.
 
  Bildiriye böyle bir hususun konmasının sebebi vardı. Zira, 1960 yılının ortalarından itibaren Amerika Küba'dan yaptığı şeker ithalatını kısmaya başladı ve böylece Amerika-Küba münasebetleri 1960 yılı içinde iyice bozuldu.
 
  1960 Kasımında yapılan Amerika Başkanlık seçimini Demokrat Parti adayı John F. Kennedy kazandı. Kennedy'nin Küba meselesi ile ilgili ilk işi, şimdi artık şekillenmeye başlamış olan Castro komünizminin Latin Amerika'nın diğer ülkelerine bulaşmasını önlemek amacı ile, 13 Mart 1961 de Gelişme İttifakı (Alliance for Progress- Alianza para Progreso) sistemini ortaya atmak oldu. Bu, Latin Amerika ülkelerinin ekonomik kalkınmalarını hızlandırmak için Kennedy'nin ortaya attığı bir yardım programı idi. Küba bu programa katılmadı. Lakin 1961 yılının Mart-Aralık dönemini kaplayan ilk dokuz ay içinde, Amerika'nın 18 Latin Amerika ülkesine yaptığı yardım 908 milyon dolar olmuştur.
 
  Fakat Kennedy'nin "yapmak zorunda kaldığı" ikinci iş ise, haysiyet kırıcı oldu. Daha Kennedy başkan seçilmeden önce, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı, (CIA) Castro'yu devirmek için bir plan hazırlamıştı. Buna göre, Küba'dan kaçıp Amerikaya sığınan Kübalı Castro aleyhtarı mülteciler aylarca askeri kamplarda eğitim yaptırılarak Küba'ya bir çıkarma için hazırlanmışlardı. CIA'nın istihbaratına göre, bu Kübalılar Küba'ya çıkarılır çıkarılmaz, Küba halkı Castro'ya karşı ayaklanarak bu kuvvetlerle birleşecekler ve bu suretle Castro kolaylıkla devrilecekti. Çıkarma "Domuzlar Koyu" (Bay of Pigs) denen bir yere yapılacaktı.
 
  Kennedy Başkan olduktan sonra kendisine bu plan açıklandığı zaman bunu şüphe ve tereddütle karşılamış ise de, kendisine bu teşebbüsün başarısı hakkında kesin teminat verilince, bu planın tatbikini kabut etmişti.
  CIA'yi böyle bir teşebbüse ve Başkan Kennedy'yi de böyle bir teşebbüsü kabule sevkeden en mühim sebep, şüphesiz, Küba'nın Sovyet Rusya ile geliştirdiği sıkı-fıkı münasebetler ve 1960 yılının ortalarından itibaren Küba basınının şimdi Amerikaya karşı Sovyet füzelerinden söz etmesiydi. Bunun da sebebi, 1960 Haziranında Kruşçev'in bir Kübalı gazeteciye verdiği mülakatta, Sovyet Rusya'nın gerekirse Küba'yı füzelerle dahi koruyabileceğinden ve fakat Sovyetlerin Küba'ya füze yerleştirmeye ihtiyaçları olmadığından söz etmesiydi. Kruşçev'in bu sözleri Küba basını tarafından bundan sonra, Amerikan aleyhtarlığının bir dayanağı olarak kullanılacaktır.
 
  Buna mukabil, 1960 Ekiminde Amerika'nın Küba'yı istilaya hazırladığı söylentileri çıktı. Bunun üzerine Kruşçev yine Kübalı gazetecilere verdiği bir demeçte, böyle bir şey olursa Sovyet Rusya'nın Küba'yı "silahla" savunacağını söyledi. Fakat bu ifade Kübalılar tarafından füzelerin kullanılacağı şeklinde manalandırıldı. Küba'yı istila konusunda Kennedy'nin kararını kesinleştiren unsurlardan biri de bu durumdu.
  Nikaragua'dan kalkan Amerikan B-26 bombardıman uçakları 15 Nisan 1961 günü Küba havaalanlarını bombardıman etmeye başladı. Guatemala'dan gemi ile yola çıkarılan Kübalı mültecilerden meydana gelen kuvvetler de 17 Nisan'dan itibaren Domuzlar Koyu'na çıkarılmaya başlandı. Lakin harekat tam bir fiyasko oldu. Hiç bir Kübalı bu kuvvetlerin yardımına gelmediği gibi, Castro kuvvetleri üç gün içinde çıkarma kuvvetlerinden 300 kadar insanı öldürdü ve 1100 kadar kişiyi de esir aldı. Kennedy'nin korktuğu başına gelmişti. Fakat, CIA'ye çok kızmasına rağmen, sorumluluğu tamamen kendi üzerine almak gibi bir cesaret jestinde bulundu. Kennedy, "Zafer'in yüz tane babası vardır; fakat hezimet yetimdir" diyordu.
 
  Sovyetler Amerika'nın bu "hezimet"ini sömürerek Küba nezdinde yeni puanlar kazanma fırsatını kaçırmadı. Kruşçev 18 Nisanda Başkan Kennedy'ye gönderdiği mesajda, Küba'ya karşı girişilen bu "caniyane istila"nın durdurulmasını istiyor ve durdurulmadığı takdirde, Sovyet Rusya'nın "diğer ülkelerle birlikte" gereken tedbirleri alacağını bildiriyordu. Kruşçev'in bu ifadesi, her şeye rağmen Sovyetlerin Küba meselesinde fazla ileri gitmekten kaçındığını gösteriyordu. Bu sebeple, Başkan Kennedy'nin 18 Nisan akşamı verdiği cevap, Amerika'nın Küba'yı istila niyeti olmadığını fakat Batı yarımküresine dışardan vuku bulacak müdahale halinde, Amerika'nın Latin Amerika ülkelerine karşı üzerine aldığı taahhütleri yerine getireceğini bildiriyordu. Bu ifade, aynı zamanda Küba'yı savunmak gibi bir amaçla Sovyetlerin yapacağı bir müdahaleye karşı da bir uyarma idi.
 

Krusçev ve Kennedy'nin durum hakkındaki karikatürleri
 
  Bununla beraber, Amerika'nın Castro'yu devirme teşebbüsü Küba liderini daha da sola itti ve Castro 1 Mayıs 1961 de yaptığı konuşmada Küba'yı bir "sosyalist devlet" olarak ilan etti. Kruşçev daha sonra, Castro'yu bir komünist olarak görmek istediğini belirttiği zaman da Castro kendisinin bir komünist olduğunu söyleyecektir. Bu ise, Küba'nın Sovyet Rusya tarafından yeni bir değerlendirmesine sebep olacak ve bu değerlendirme sonunda da Sovyetler 1962 yılı başında Küba'ya füze yerleştirmeye başlayacaklardır.
 
  Küba bu şekilde Moskova'nın bir uydusu haline gelirken, Amerika da Küba'ya karşı tutumunu her gün biraz daha sertleştiriyordu. Mesela, Amerika Küba'dan yaptığı şeker ithalatını 1 Aralık 1961'den itibaren sıfıra indirirken, 3 Şubat 1962'den itibaren de Küba ile her türlü ticari münasebeti kesti.
 
  1962 yılı, Küba'nın her gün biraz daha Sovyetler'in koynuna girdiği ve buna karşılık Amerika ile münasebetlerin de aynı derecede gerginleştiği bir dönem olmuştur. Bu sebeple, 1962 Eylülünde Moskova'ya yaptığı ziyaret sırasında "Che" Guevara, Sovyet Rusya'nın Küba'ya "emperyalist çevrelerin tehditlerini" "karşılayabilecek" silahlar vermeyi kabul ettiğini söylediği zaman, Başkan Kennedy, sahip oldukları bilgilere göre. Küba'da "saldırgan" silah bulunmadığını, aksi takdirde "en vahim problemler ortaya çıkabileceğini" söylemiş, bunun üzerine de Sovyetler yaptıkları açıklamada, kendi füzelerinin o kadar güçlü olduğunu ve bu sebeple de Sovyet Rusya'nın sınırları dışında herhangi bir üsse ihtiyaçları olmadığını ifade etmişlerdir.
 
  Halbuki U-2 uçaklarının Ağustos ayından itibaren Küba üzerinde yaptıkları uçuşlarda, bu ülkede füze üslerinin bulunduğunu tesbit etmiş ise de, buna pek ihtimal verilmemiştir. Lakin bu uçuşlar devam ettirilince durum kesinlik kazanmıştır. Bu sebeple, Başkan Kennedy 22 Ekim 1952 akşamı Amerikan radyo ve televizyonlarında yaptığı konuşmada, Küba'ya Sovyet füzelerinin yerleştirilmiş olduğunu ve bu füzelerin kuzeyde Hudson körfezi ile güneyde Lima'ya kadar olan bir alanı vurabileceğini, bunun ise bütün Amerika kıtalarının barış ve güvenliğine yöneltilmiş açık bir tehdit olduğunu ve bu sebeple bu füzelerin sökülmesini istedi. Bu suretle 1959 ilkbaharından beri gelişen bir gerginlik, nihayet bir milletlerarası buhrana dönüşmüş olmaktaydı.
 

SSCB füzelerinin etki alanlarını oklar gösterir. Yuvarlak sınır ise ABD'nin abluka hattını gösterir.
 
  Başkan Kennedy, Küba'daki füzelerin sökülmesinde o kadar kararlı idi ki, 22 Ekim akşamı yaptığı konuşmada, "Hürriyetin bedeli daima pahalıdır. Fakat Amerikalılar bu bedeli daima ödemişlerdir" diyordu. Kennedy ayrıca, Küba'nın "karantina"ya alınacağını da ilan ediyordu ki, bunun manası Küba'nın abluka altına alınması demekti. Nitekim 24 Ekim'den itibaren Amerikan II. Filo'suna ait 19 savaş gemisi, Küba kıyılarını 800 Km. çapında bir çember üzerinde ablukaya aldı. Küba'ya giden bütün gemiler kontroldan geçecek ve silah taşıyanlar geri çevrilecekti. Kontrolu kabul etmeyen ve Küba'ya gitmekte ısrar edecek gemilere karşı gerektiğinde kuvvet kullanılacaktı. Bu sırada 25 kadar Sovyet gemisi Küba istikametinde Atlantikte seyretmekteydi.
 
  Sovyetler Amerika'nın bu tutumuna karşı onlar da sert bir tutum aldılar. Hatta barışı tehdit ettiği gerekçesi ile Amerikayı Güvenlik Konseyi'ne şikayet ettiler. Konsey'de Sovyet ve Amerikan delegeleri arasında sert tartışmalar oldu. Sovyetler de yumuşayacak gibi görünmüyordu. Küba ise, bir Amerikan istilasına karşı askeri hazırlıklara geçti ve ihtiyatları silah altına çağırdı. Atmosfer o kadar gergindi ki, bütün dünya her an bir çatışmanın çıkmasını beklemeye başladı. Bir çatışma ise, üçüncü dünya savaşı demekti. Onun için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri U'Thant tarafları uzlaştırmak ve yatıştırmak için büyük çaba harcadı.
 
  Sovyetler Amerika'nın kararlılığını görünce, yavaş yavaş yumuşamaya başladılar. Bir defa, abluka üzerine, 12 Sovyet gemisi rota değiştirdi. Diğerleri ise Amerikan savaş gemilerinin kontroluna itiraz etmediler. Bu ilk işaret oldu. Bunun arkasından, 27 Ekimde Sovyetler, Küba'daki Sovyet füzelerinin sökülmesini kabul edebileceklerini, buna mukabil Amerika'nın da Türkiye'deki Jüpiter füzelerini sökmeleri gerektiğini bildirdiler. Bu şart Amerika tarafından kabul edildi, çünkü Jüpiter füzeleri artık demode olmuştu.
 
  Türkiye'deki Jüpiter füzelerinin sökülmesi ise, Türkiye'de kırgınlık yaratmıştır. Amerika'nın gerektiğinde veya Sovyetlerle bir pazarlık söz konusu olduğunda, Türkiyeyi feda edebileceği gibi bir his ve şüphe uyanmıştır. 1964 Kıbrıs buhranı sırasında Başkan Johnson'un Türkiyeye karşı takındığı tavır ise, bu şüpheleri daha da kuvvetlendirecek ve Amerika Türkiyeyi feda etmeden Türkiye kendisi Sovyetlerle münasebetlerini yumuşatmak için harekete geçecektir. Bu noktaya daha aşağıda geniş bir şekilde temas edeceğiz.
 
  Karşılıklı füze sökümünün kabulü ile Küba Buhranı atlatılmış oluyordu. Fakat her iki taraf da şunu gördü ki, barış pamuk ipliği ile bağlı idi. Küçük bir dikkatsizlik veya fevri bir hareket halinde barıştan savaşa geçivermek işten bile değildi. Bunu önlemenin ve barışı kuvvetlendirmenin çaresi ise silahsızlanma ve bilhassa nükleer silahların kontrol altına alınması idi. Kruşçev 28 Ekimde Kennedy'ye gönderdiği mesajda bu hususa değinmiş ve Kennedy de aynı gün verdiği cevapta, Kruşçev'in düşüncelerini aynen paylaştığını, nükleer silahların yayılmasını önlemek ve silahsızlanma tedbirleri için çalışmak gerektiğini bildiriyordu. Böylece, Küba buhranı detant'a giden yolun kapısını da aralamıştı.
 
  Nitekim, 20 Haziran 1963 de, Kremlin ile Beyaz Saray arasında, bilhassa buhran zamanlarında yanlış anlamaların önlenmesi amacı ile bir "Kırmızı Telefon" hattı kuruldu. Bu telefon ile, iki devletin liderleri doğrudan doğruya konuşabileceklerdi. "Kırmızı Telefon" anlaşmasının arkasından 5 Ağustos 1963'de de Amerika, Sovyet Rusya ve İngiltere arasında, yeraltı denemeleri hariç, karada, havada ve denizde yapılan nükleer denemelerin durdurulmasına ait anlaşma imzalandı.
 
  Küba buhranı bizatihi Küba üzerinde de menfi bir tesir yaptı.Bir bakıma Türkiye ile Küba aynı psikolojik duruma girdi. Jüpiter füzelerinin sökülmesi nasıl Türkiye'de Amerika hakkında bir "güvenilirlik" konusunu ortaya çıkardı ise, Sovyetlerin Kuba'daki füzeleri geri sökmesi de, Castro'da Moskova'ya güvenilip güvenilemiyeceği şüphesini uyandırmış ve Moskova'ya karşı mevcut olan Pekin alternatifini kullanarak, 1962'den sonra Çin'e yaklaşmaya başlamıştır.
  Küba krizi sırasında Avrupalı müttefikleri Amerikayı desteklemişlerdir. Bununla beraber, biraz aşağıda da belirteceğimiz üzere, artık NATO'dan koparak kendi nükleer gücünü kendisi kurmaya karar veren Fransa, Küba hadisesinden kendisi için gereken dersi çıkardı. Fransa, kendi menfaati ve güvenliği sözkonusu olduğunda, Amerika'nın en tehlikeli ve sert kararları almaktan çekinmediğini görmüştü. Bu sebeple, Başkan Kennedy İngiltere Başbakanı Macmillan ile Başkan de Gaulle'e şahsi bir temsilcisini gönderip durumu izah etmek istediği zaman, gelen temsilciye de Gaulle "Bana bilgi vermeye mi geldiniz, yoksa danışmaya mı?" diye serzenişte bulunmaktan kendisini alamamıştı.


 facebook  linkedin  myspace  twitter